Tüm dünya, Franz Kafka’nın 125’inci yaş kutlamalarına selam ediyor da, bizim memlekette Ergenekon’lar, davalar, takipler, kod adlar arasında bu selam, sanki daha bir şenlikli oluyor. “Sende senden fazlası” tanımını fazlasıyla hak etmiş Kafka söz konusu olduğunda, bu çıkarsama biraz gülünç kalıyor ama...En iyisi, ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’nden, yüce deli Slavoj Zizek’ten, filmlerin, rüyaların, Lacan’ın, yaraların içinden geçerek dinlemek olsa gerek belki de Kafka ve hallerini. Çocukluğu, baba korkusu, anne sempatisi didik didiklenmiş Kafka’nın çocukluğunu, ötesini berisini ‘Sende Senden Fazlası’ başlığı altında Zizek’ten okumak bir mesele. Franz Kafka’nın ‘Köy Hekimi’ hikâyesindeki çocuğun yaralarına bakmak yetecek mi? Üzerlerindeki kurtçuklar, yaranın yaralıktan çıkıp kendisi olması, yaralıya dışarıdan bakması...
“Çocuğun bedeninin üzerinde büyüdükçe büyüyen açık yara ve bu bulantı verici, haşaratvari açıklık, canlılığın kendisinin, anlamsız keyfin en radikal boyutu içinde yaşam-tözünün cisimleşmesinden başka nedir ki?” gibi bir soru sorabilir şimdi Zizek. Ardına, yarası, İsa’nın yarası gibi sağ tarafında, kalçaya yakın bir yerde duran çocuğun yarasının en yakın önceli, Wagner’in Parsifal’inde Anfortas’ın çektiği ıstırabı getirir: “Amfortas’ın sorunu, yarası kanadığı sürece ölmemesi, ölüp huzur bulamaması.”
Kafka’nın haberdar olması, zaman itibariyle imkânsız Althusser’i tanımadan giriştiği Althusser kritiklerinden Tery Gilliam’ın ‘Brazil’ filmine dalıp gidiyor Zizek. Bu ‘yamuk’ sulara dalmak isteyenleri kitaba yönlendirir (Metis Yayınları), geride kalanlara, geçen sene, Zizek’in Bilgi Üniversitesi’ndeki konukluğundan kalan konuşmasının girişlerinde naklettiği bir anısını alıntılamak isteriz: “Kafka’ya göre ‘bürokrasi’, ölümlü sıradan insanların ilahi düzene, metafiziğe en çok yaklaştığı düzendir. Bir Fransız arkadaşıma geçenlerde karakoldan kâğıt gelmiş. Gidip ne olduğunu sormuş, ‘kimliğiniz çalındı’ demişler. Arkadaşım da ‘İyi ama çalınmadı ki bakın burada, elimde, görüyorsunuz işte’ demiş.
Bunun üzerine sinirlenen polisler, ‘Bu şekilde suç işliyorsunuz, kimliğiniz resmen çalınmış olarak kaydedildi, hemen elinizdeki o şeyi yırtıp atın’ demişler. Fizik ötesi. Metafizik. Bürokrasi. Bildiğiniz gibi Fransa’da var olmanız yeterli değildir, bunu bir varlık belgesi ile ispatlıyor olmanız gerekir. Gülmeyin. Bürokrasi... Ve Kafka...”
Bu alıntıdan sonra, Kafka’nın en mühim eserleri arasındaki ‘Dava’nın sonundan, fragmanlar kısmından bir alıntı yapmak isteriz: “... Yapılmamış, unutulmamış itirazlar mı vardı? Şüphesiz vardı böyle itirazlar. Gerçi yerinden oynatılamazdı mantık, ama yaşamak isteyen bir kimsenin de önüne durmazdı. Neredeydi yargıç? Neredeydi o Yüksek Mahkeme? Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum işte.” “Konuşma çocuğum, otur yerine” diyen bir öğretmen geldi şimdi nedense gözlerimin önüne. Ya da anne ya da baba...
Sabah dokuz, akşam altı çalışması, yokuş tırmanması, aile baskısı, iç daralması, kafes travması, insanlık bunalması, medeniyet kuşatması ve daha bir dolu kafiyeli şey ekleyebildiğimiz bir hayattan o zaman, Kafka’ya ‘merhaba’.
Mağdurlar...
“Üç boyutlu hayatta bir şans varsa eğer, bu da mağdurların şansıdır” diye şahane bir lafı var idi Godard’ın ‘Müziğimiz’ filminde. İşte bence, iki boyutlu kutsalın çoktan silindiği şu üç boyutlu hayatta, Kafka’nın şansı da mağdurluğunda. Zayıflığında, zayıflığından yol alan gücünde, sıkışmışlığında, tamamlanmayışında, sıkılmışlığında, uyumsuzluğunda, Almanca yazan Yahudi yazar olmasında... Mühim eseri ‘Dava’nın yazıldığı yıllarda da maalesef insanoğlu aynen zamanımızdaki gibi birbirini yok etme çalışmasında. Yıl 1914-1915 olmuş ne fark eder ki? Ardından Hitler, Mussolini, Stalin...
Ardından daha kimler kimler... Bütün dünyanın dertleriyle ilgilenir gibi yapan mahkemeler, daha geniş koridorlar, süslenmiş odalarda hapisliği anlamamalar... Var da var.
Bazı şeyler hiç değişmiyor. Nice Gregor’lar (‘Dönüşüm’ romanının başkarakteri) çoktan böcek olduklarını anlamaları gerekirken, anlamadan yaşayıp gidiyorlar. Bu Gregor’lar hastalanmıyorlar bile. Bu Gregor’lar, ‘şato’larına her gün giriyorlar. Bu Gregor’lar da şatodan bir türlü çıkamıyorlar. Hatta bazıları şatolara bayılıyorlar...
Kimisinin bir Max Brod’ları dahi yok. Bildiğiniz gibi Brod, Kafka’nın ‘kimya okuyayım, yok yazar olayım, evladım hukukçu ol’ zamanlarını atlatıp, 1902’de tanıştığı ve birlikte Prag edebiyat dünyasına açıldığı biricik arkadaşlarından. Kafka’nın yakmasını istediği yazıları yayımlatarak arkadaşını gün yüzüne çıkarmış kişi. Arkadaşlıkları sırasında da hiçbir yardımı esirgememiştir. Lakin edebiyat tek başına gidecek iş değildir, Kafka memuruna tüm bu kitapları yazdıracak o işlerin de, bu anlamda kıymetini bilmek gerekir.
Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’nda hukuk danışmanı olarak çalışsın o zaman Kafka. Zamanımızda böyle bir danışman olaydı da, kendisini Tuzla’ya bir yollayaydık.
Çıkarın beni buradan
Kafka da insan tabii, onun da hanım arkadaşları var. Bu hanımlar ‘Şato’da, dostu Max Brod’un son sözünde şöyle açıklanıyor: “Dava’da olduğu gibi ‘Şato’da da kadınlardan medet umar Kafka. Doğru yolu, doğru dürüst nasıl yaşanabileceğini kendisine göstermelerini bekler onlardan; kuşkusuz bütün sahtelik ve yarı buçukluklardan, bütün yalan dolanlardan uzak olacaktır bu yaşam biçimi. Başka türlüsünü kabule yanaşmayacaktır.”
Yalnız unutmamak gerekir ki evlilik de bir kurum. Bu durumda Kafka’nın bu kurumla da izdivacı pek iç açıcı değil. İlk nişanlısından beş sene sonra hem de ince verem hastalığıyla ayrılıyor ve ‘Dava’nın da içinde olduğu pek çok eseri yazmaya girişiyor. Kısa süreli bir başka nişanlı Julie Wohryzek’ten de ayrılıyor. Sonrası; eşsizlik ve işsizlik ve para sıkıntısı ve evli bir hanım Milena’ya olan aşkı. Milena zamanı, ‘Şato’ zamanı (1922). Milena, Kafka’nın üç kız kardeşi gibi Almanların ellerinden kurtulamayıp toplama kampında hayatını yitiriyor çok sonra. Geriye mektuplar kalıyor: “Ölümü isteyip de acıları istememek kötü bir belirti. Yoksa ölümün yüzüne bakmaya cesaret edilebilirdi.”
Kafka, 1923’te Berlin’de. Kökleri geride... Prag geride... Yeni bir aşk ileride; Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailenin kızı Dora Dyment. Aşk kalpte, verem ciğerlerde, Kafka yine 1924’te Prag’da. Oradan Viyana yakınlarında bir sanatoryuma ve oradan 41 yaşında zamansızlığa.... Kafka, şimdilik 125 yaşında...
Kültür Sanat / Berrin Karakaş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder