Image and video hosting by TinyPic

3 Ocak 2011

Siz hiç iki yaşında oldunuz mu? / Burcu Akkanlı

Burcu Akkanlı
Nicedir sesimi duymuyorum… Evet, kendi sesimi… Onca gürültünün arasında onu kaybettim galiba. Ondan mı artık kendime kaçamayışlarım. Hayallerimin de ipi kaçtı. Yalın ayak güleç bir çocuğa bürünmeyeli çok oldu. Ama ne gezer… Artık o kadar bedavadan değil umut şölenleri…


Bunca soru, bunca siteme bürünmüşken hafta sonunu yeğenimle geçirip, çocuklaşmaya karar verdim. O kucağıma oturmuş, ufacık ellerinin arasına yanaklarımı almış, beni bebi diye severken, düşündüm… Yüzünde 2 yaşının tüm masumiyeti, arada dayanamayıp ısırdığım minik burnu, munzur gülüşü ve seyrek dişleriyle hayatı sorgulattı bana. Hep yenik başladığım hayata eşitlenmeye çalışmadım bu sefer. Belki de bir kumardı bu, insanın bu kadar içine kaçışı. Ya da delilik. Geri dönememek vardı işin sonunda. Ama değerdi deydi de.
Bir hafta sonu güncesi bu, konumuz ise; ‘’ siz hiç iki yaşında oldunuz mu? ‘’ Çok mu mantıksız geliyor kulağa. Aslında değil. Olmayanlarımız var. Olamayanlarımız. Ansızın büyüyen, yaşlanan, kocaman çocuklar var dünyamızda. Dünya onların cehennemi… İşte ben iki yaşının tüm saflığıyla bana gülümseyen yeğenim de kaybettiğim birçok şeyi bulduğumu anladım.

Bu satırları yazış anım. Pazar sabahına bağlanacak olan gecenin 03: 34 ü. Mutfak masasına oturmuş, sürekli çantamda taşıdığım ufak not defterine yazıyorum. Kalemle dertleşmeyi özlemişim… Ama bunları kaleme alırken, bir yandan da düşünmüyor değilim. Yazılarımı inatla yorumsuz bırakan sevgili dostlar bu yazıma ne gibi bir tepki verecekler. Dikkate alınmayacağı kesin. Bize ne senin gecenin bilmem kaçında ki maceralarından… Oysa diyip devam etmek istiyorum, ama harfler boğazımda kalıyor, çayımdan bir yudum alıp dönüyorum konuma.

Ama hayat bu işte… Bir kalemin duyguları, kâğıdın saklılarına iliştirmesi… Laflar her zaman işe yaramaz. İnsan bazen kendiyle hesaplaşabilmeli… Yoksa en sahte yüzümüzü kendimize mi saklıyoruz?
Cuma gününden başlayan yeğenli dakikalarım, Pazar günü sona erecek… Bu arada itiraf etmeliyim ki oyuncaklara dokunmayı, onlarla oynamayı özlemişim… Lego denen çok şekle sokulabilir oyuncakla saatlerce oynayınca, insanın bir hayli stres attığı su götürmez bir gerçek. Sınavları atlatmış, ama sonuç bekleyen ve son senenin yükü omuzlarında olan biri olarak, bana bu tatil çok iyi geldi… Tatil kelimesinin herkesin muhayyilesinde oluşturduğu tasavvur farklıdır. Ben tatil dendiğinde sevdiklerimle bir arada olmayı düşleyenlerdenim.

Değinmeden edemeyeceğim. Sabahın 4ünü bulduğum bu saatlerde, televizyon severleri yâd etmek istiyorum, Allah onlara sabır versin. Bu nedir böle. Saçma, hiçbir eğitici yanı olmayan programlar, ya da aile yapımıza, kültürümüze hiç uymayan boş dizi tekrarları. Çok şükür nerdeyse 4 senedir mecbur kalmadıkça bu meleti ellemiyorum. Geç yatmayı severimde televizyonsuz hayatı neden sevdiğimi daha iyi anlıyorum. Neyse konu dağılmasın yine.

Evde herkes uyuyor, dışarıda çok gürültücü bir yağmur var. Camları döven damlalar, arsız çocuklar gibi, içeri girmeye çalışıyor. Yağmuru düşlemek güzel. Yağmur dendiğinde neden bilmem aklıma hep sahibi olmayan, yeşil bir çift göz gelir. Kimin derseniz bende bilmiyorum. Yeşilin çağrışımı…
Sonunda bir Türk sanat müziği programı buluyorum, hiç yoktan iyidir, gülümsesem mi şimdi acaba, şarkıyı söyleyen solistinde gözleri yeşil…

Yazı gittikçe tuhaflaşıyor… Bende farkındayım ama zihnim gibi satırlarımda karışık. Kırk tilki öyküsü değil bu. Sadece belirsizlikler.

Zaman 04:48 i gösteriyor. Zamanı hoyrat kullandığımın farkındayım, ama bence değiyor. Bunca şey söyledim, ama asıl soru şuydu; ‘’siz hiç iki yaşında oldunuz mu? ”

Çocuk olmak… Sahip olduğumuz birçok anlamsız sıfatı düşündüğümüzde belki de şimdiye kadar bize verilmişlerin içinde en güzeli… Çocukluğu yaşarken, size çocuk dendiğinde kızarsınız. Ve ne acıdır ki onu kaybetmeden de değerini anlamazsınız. Sevinirsiniz bir süre büyüdükçe, ya sonra, sonrası malûm, hepimizin bildiği, yaşadığı acı son… Büyümek denen sinsi canavarın pençelerinde çırpınmadır hayatın diğer adı, onun çaldıklarına katlanmak, önümüze çıkardığı zorluklarla baş etmektir…

Evet, siz hiç 2 yaşında oldunuz mu? Küçücük ellerinizle, kocaman insanları sevdiniz mi? Peki ne değişti? Ellerimiz büyüdükçe, yüreğimiz mi küçüldü?

Sanırım bunca acı yeter, yaralarımın kabuklarını kaldırmayı hep sevmişimdir… Uyku hafiften bastırıyor… Saat sabahın 05: 03 ü. Bu an satırlarda ölümsüzleşiyor… Yazım çocukça bitse beni kimse ayıplamaz artık bunca sözden sonra değil mi? Hadi baş baş… Bitti…

29 Aralık 2010

Yaşa Kafka, bitmesin hiç bu dava! / Berrin Karakaş

Tüm dünya, Franz Kafka’nın 125’inci yaş kutlamalarına selam ediyor da, bizim memlekette Ergenekon’lar, davalar, takipler, kod adlar arasında bu selam, sanki daha bir şenlikli oluyor. “Sende senden fazlası” tanımını fazlasıyla hak etmiş Kafka söz konusu olduğunda, bu çıkarsama biraz gülünç kalıyor ama...

En iyisi, ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’nden, yüce deli Slavoj Zizek’ten, filmlerin, rüyaların, Lacan’ın, yaraların içinden geçerek dinlemek olsa gerek belki de Kafka ve hallerini. Çocukluğu, baba korkusu, anne sempatisi didik didiklenmiş Kafka’nın çocukluğunu, ötesini berisini ‘Sende Senden Fazlası’ başlığı altında Zizek’ten okumak bir mesele. Franz Kafka’nın ‘Köy Hekimi’ hikâyesindeki çocuğun yaralarına bakmak yetecek mi? Üzerlerindeki kurtçuklar, yaranın yaralıktan çıkıp kendisi olması, yaralıya dışarıdan bakması...

“Çocuğun bedeninin üzerinde büyüdükçe büyüyen açık yara ve bu bulantı verici, haşaratvari açıklık, canlılığın kendisinin, anlamsız keyfin en radikal boyutu içinde yaşam-tözünün cisimleşmesinden başka nedir ki?” gibi bir soru sorabilir şimdi Zizek. Ardına, yarası, İsa’nın yarası gibi sağ tarafında, kalçaya yakın bir yerde duran çocuğun yarasının en yakın önceli, Wagner’in Parsifal’inde Anfortas’ın çektiği ıstırabı getirir: “Amfortas’ın sorunu, yarası kanadığı sürece ölmemesi, ölüp huzur bulamaması.”

Kafka’nın haberdar olması, zaman itibariyle imkânsız Althusser’i tanımadan giriştiği Althusser kritiklerinden Tery Gilliam’ın ‘Brazil’ filmine dalıp gidiyor Zizek. Bu ‘yamuk’ sulara dalmak isteyenleri kitaba yönlendirir (Metis Yayınları), geride kalanlara, geçen sene, Zizek’in Bilgi Üniversitesi’ndeki konukluğundan kalan konuşmasının girişlerinde naklettiği bir anısını alıntılamak isteriz: “Kafka’ya göre ‘bürokrasi’, ölümlü sıradan insanların ilahi düzene, metafiziğe en çok yaklaştığı düzendir. Bir Fransız arkadaşıma geçenlerde karakoldan kâğıt gelmiş. Gidip ne olduğunu sormuş, ‘kimliğiniz çalındı’ demişler. Arkadaşım da ‘İyi ama çalınmadı ki bakın burada, elimde, görüyorsunuz işte’ demiş.

Bunun üzerine sinirlenen polisler, ‘Bu şekilde suç işliyorsunuz, kimliğiniz resmen çalınmış olarak kaydedildi, hemen elinizdeki o şeyi yırtıp atın’ demişler. Fizik ötesi. Metafizik. Bürokrasi. Bildiğiniz gibi Fransa’da var olmanız yeterli değildir, bunu bir varlık belgesi ile ispatlıyor olmanız gerekir. Gülmeyin. Bürokrasi... Ve Kafka...”

Bu alıntıdan sonra, Kafka’nın en mühim eserleri arasındaki ‘Dava’nın sonundan, fragmanlar kısmından bir alıntı yapmak isteriz: “... Yapılmamış, unutulmamış itirazlar mı vardı? Şüphesiz vardı böyle itirazlar. Gerçi yerinden oynatılamazdı mantık, ama yaşamak isteyen bir kimsenin de önüne durmazdı. Neredeydi yargıç? Neredeydi o Yüksek Mahkeme? Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum işte.” “Konuşma çocuğum, otur yerine” diyen bir öğretmen geldi şimdi nedense gözlerimin önüne. Ya da anne ya da baba...

Sabah dokuz, akşam altı çalışması, yokuş tırmanması, aile baskısı, iç daralması, kafes travması, insanlık bunalması, medeniyet kuşatması ve daha bir dolu kafiyeli şey ekleyebildiğimiz bir hayattan o zaman, Kafka’ya ‘merhaba’.

Mağdurlar...

“Üç boyutlu hayatta bir şans varsa eğer, bu da mağdurların şansıdır” diye şahane bir lafı var idi Godard’ın ‘Müziğimiz’ filminde. İşte bence, iki boyutlu kutsalın çoktan silindiği şu üç boyutlu hayatta, Kafka’nın şansı da mağdurluğunda. Zayıflığında, zayıflığından yol alan gücünde, sıkışmışlığında, tamamlanmayışında, sıkılmışlığında, uyumsuzluğunda, Almanca yazan Yahudi yazar olmasında... Mühim eseri ‘Dava’nın yazıldığı yıllarda da maalesef insanoğlu aynen zamanımızdaki gibi birbirini yok etme çalışmasında. Yıl 1914-1915 olmuş ne fark eder ki? Ardından Hitler, Mussolini, Stalin...

Ardından daha kimler kimler... Bütün dünyanın dertleriyle ilgilenir gibi yapan mahkemeler, daha geniş koridorlar, süslenmiş odalarda hapisliği anlamamalar... Var da var.

Bazı şeyler hiç değişmiyor. Nice Gregor’lar (‘Dönüşüm’ romanının başkarakteri) çoktan böcek olduklarını anlamaları gerekirken, anlamadan yaşayıp gidiyorlar. Bu Gregor’lar hastalanmıyorlar bile. Bu Gregor’lar, ‘şato’larına her gün giriyorlar. Bu Gregor’lar da şatodan bir türlü çıkamıyorlar. Hatta bazıları şatolara bayılıyorlar...

Kimisinin bir Max Brod’ları dahi yok. Bildiğiniz gibi Brod, Kafka’nın ‘kimya okuyayım, yok yazar olayım, evladım hukukçu ol’ zamanlarını atlatıp, 1902’de tanıştığı ve birlikte Prag edebiyat dünyasına açıldığı biricik arkadaşlarından. Kafka’nın yakmasını istediği yazıları yayımlatarak arkadaşını gün yüzüne çıkarmış kişi. Arkadaşlıkları sırasında da hiçbir yardımı esirgememiştir. Lakin edebiyat tek başına gidecek iş değildir, Kafka memuruna tüm bu kitapları yazdıracak o işlerin de, bu anlamda kıymetini bilmek gerekir.

Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’nda hukuk danışmanı olarak çalışsın o zaman Kafka. Zamanımızda böyle bir danışman olaydı da, kendisini Tuzla’ya bir yollayaydık.

Çıkarın beni buradan

Kafka da insan tabii, onun da hanım arkadaşları var. Bu hanımlar ‘Şato’da, dostu Max Brod’un son sözünde şöyle açıklanıyor: “Dava’da olduğu gibi ‘Şato’da da kadınlardan medet umar Kafka. Doğru yolu, doğru dürüst nasıl yaşanabileceğini kendisine göstermelerini bekler onlardan; kuşkusuz bütün sahtelik ve yarı buçukluklardan, bütün yalan dolanlardan uzak olacaktır bu yaşam biçimi. Başka türlüsünü kabule yanaşmayacaktır.”

Yalnız unutmamak gerekir ki evlilik de bir kurum. Bu durumda Kafka’nın bu kurumla da izdivacı pek iç açıcı değil. İlk nişanlısından beş sene sonra hem de ince verem hastalığıyla ayrılıyor ve ‘Dava’nın da içinde olduğu pek çok eseri yazmaya girişiyor. Kısa süreli bir başka nişanlı Julie Wohryzek’ten de ayrılıyor. Sonrası; eşsizlik ve işsizlik ve para sıkıntısı ve evli bir hanım Milena’ya olan aşkı. Milena zamanı, ‘Şato’ zamanı (1922). Milena, Kafka’nın üç kız kardeşi gibi Almanların ellerinden kurtulamayıp toplama kampında hayatını yitiriyor çok sonra. Geriye mektuplar kalıyor: “Ölümü isteyip de acıları istememek kötü bir belirti. Yoksa ölümün yüzüne bakmaya cesaret edilebilirdi.”

Kafka, 1923’te Berlin’de. Kökleri geride... Prag geride... Yeni bir aşk ileride; Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailenin kızı Dora Dyment. Aşk kalpte, verem ciğerlerde, Kafka yine 1924’te Prag’da. Oradan Viyana yakınlarında bir sanatoryuma ve oradan 41 yaşında zamansızlığa.... Kafka, şimdilik 125 yaşında...

Kültür Sanat / Berrin Karakaş

27 Aralık 2010

Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1

Eserde; Doğu-Batı sorunsalı çerçevesinde, tarihî gelişimi içinde Türk romanının incelenmesi. Sekiz romancı, Ahmet Mithat, Recaizade Ekrem, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar ele alınıyor.


Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış kendi türünde şimdiye değin yapılmış incelemelerin en yetkini (...) Edebiyatla yakından ilgili olan herkesin mutlaka okuması gereken bir başyapıt bence. (Hilmi Yavuz, Kitap, 1 Mart 1984)

Berna Moran yapıtlarını özlediği düzeye getirmeden ortaya çıkarmıyor (...) sonunda sağlam, tutarlı, açık, pırıl pırıl bir "bütün" çıkarıyor ortaya. (Memet Fuat, Nokta, 30 Ocak 1984)

Bu çalışma birden fazla yönüyle eleştiri geleneğimizde bir başyapıttır. Bilgi, yöntem, araştırma ve gözlemin eksiksiz ve kusursuz bir bileşiminden oluşan bu katkısıyla Berna Moran'ın eleştiri geleneğimizi bir dönüm noktasına getirdiğini söylemek yanlış olmaz. (Jale Parla, Cumhuriyet, 9 Şubat 1984)

Berna Moran'ın yapıtı, bu konuları ilk kez eleştirel bir tutumla ve sistemli bir yaklaşımla ele aldığı için önemli. Üstelik Moran, yine ilk kez, çağdaş eleştiri yöntemlerini kullanarak inceliyor konu edindiği romanları. (Atilla Özkırımlı, Düşün, Ağustos 1984)

Bir yazın incelemesinden bütün beklentilerini Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış'ta buldum. (Aziz Nesin, Milliyet Sanat Dergisi, 15 Şubat 1984)