![]() |
| Burcu Akkanlı |
Bunca soru, bunca siteme bürünmüşken hafta sonunu yeğenimle geçirip, çocuklaşmaya karar verdim. O kucağıma oturmuş, ufacık ellerinin arasına yanaklarımı almış, beni bebi diye severken, düşündüm… Yüzünde 2 yaşının tüm masumiyeti, arada dayanamayıp ısırdığım minik burnu, munzur gülüşü ve seyrek dişleriyle hayatı sorgulattı bana. Hep yenik başladığım hayata eşitlenmeye çalışmadım bu sefer. Belki de bir kumardı bu, insanın bu kadar içine kaçışı. Ya da delilik. Geri dönememek vardı işin sonunda. Ama değerdi deydi de.
Bir hafta sonu güncesi bu, konumuz ise; ‘’ siz hiç iki yaşında oldunuz mu? ‘’ Çok mu mantıksız geliyor kulağa. Aslında değil. Olmayanlarımız var. Olamayanlarımız. Ansızın büyüyen, yaşlanan, kocaman çocuklar var dünyamızda. Dünya onların cehennemi… İşte ben iki yaşının tüm saflığıyla bana gülümseyen yeğenim de kaybettiğim birçok şeyi bulduğumu anladım.
Bu satırları yazış anım. Pazar sabahına bağlanacak olan gecenin 03: 34 ü. Mutfak masasına oturmuş, sürekli çantamda taşıdığım ufak not defterine yazıyorum. Kalemle dertleşmeyi özlemişim… Ama bunları kaleme alırken, bir yandan da düşünmüyor değilim. Yazılarımı inatla yorumsuz bırakan sevgili dostlar bu yazıma ne gibi bir tepki verecekler. Dikkate alınmayacağı kesin. Bize ne senin gecenin bilmem kaçında ki maceralarından… Oysa diyip devam etmek istiyorum, ama harfler boğazımda kalıyor, çayımdan bir yudum alıp dönüyorum konuma.
Ama hayat bu işte… Bir kalemin duyguları, kâğıdın saklılarına iliştirmesi… Laflar her zaman işe yaramaz. İnsan bazen kendiyle hesaplaşabilmeli… Yoksa en sahte yüzümüzü kendimize mi saklıyoruz?
Cuma gününden başlayan yeğenli dakikalarım, Pazar günü sona erecek… Bu arada itiraf etmeliyim ki oyuncaklara dokunmayı, onlarla oynamayı özlemişim… Lego denen çok şekle sokulabilir oyuncakla saatlerce oynayınca, insanın bir hayli stres attığı su götürmez bir gerçek. Sınavları atlatmış, ama sonuç bekleyen ve son senenin yükü omuzlarında olan biri olarak, bana bu tatil çok iyi geldi… Tatil kelimesinin herkesin muhayyilesinde oluşturduğu tasavvur farklıdır. Ben tatil dendiğinde sevdiklerimle bir arada olmayı düşleyenlerdenim.
Değinmeden edemeyeceğim. Sabahın 4ünü bulduğum bu saatlerde, televizyon severleri yâd etmek istiyorum, Allah onlara sabır versin. Bu nedir böle. Saçma, hiçbir eğitici yanı olmayan programlar, ya da aile yapımıza, kültürümüze hiç uymayan boş dizi tekrarları. Çok şükür nerdeyse 4 senedir mecbur kalmadıkça bu meleti ellemiyorum. Geç yatmayı severimde televizyonsuz hayatı neden sevdiğimi daha iyi anlıyorum. Neyse konu dağılmasın yine.
Evde herkes uyuyor, dışarıda çok gürültücü bir yağmur var. Camları döven damlalar, arsız çocuklar gibi, içeri girmeye çalışıyor. Yağmuru düşlemek güzel. Yağmur dendiğinde neden bilmem aklıma hep sahibi olmayan, yeşil bir çift göz gelir. Kimin derseniz bende bilmiyorum. Yeşilin çağrışımı…
Sonunda bir Türk sanat müziği programı buluyorum, hiç yoktan iyidir, gülümsesem mi şimdi acaba, şarkıyı söyleyen solistinde gözleri yeşil…
Yazı gittikçe tuhaflaşıyor… Bende farkındayım ama zihnim gibi satırlarımda karışık. Kırk tilki öyküsü değil bu. Sadece belirsizlikler.
Zaman 04:48 i gösteriyor. Zamanı hoyrat kullandığımın farkındayım, ama bence değiyor. Bunca şey söyledim, ama asıl soru şuydu; ‘’siz hiç iki yaşında oldunuz mu? ”
Çocuk olmak… Sahip olduğumuz birçok anlamsız sıfatı düşündüğümüzde belki de şimdiye kadar bize verilmişlerin içinde en güzeli… Çocukluğu yaşarken, size çocuk dendiğinde kızarsınız. Ve ne acıdır ki onu kaybetmeden de değerini anlamazsınız. Sevinirsiniz bir süre büyüdükçe, ya sonra, sonrası malûm, hepimizin bildiği, yaşadığı acı son… Büyümek denen sinsi canavarın pençelerinde çırpınmadır hayatın diğer adı, onun çaldıklarına katlanmak, önümüze çıkardığı zorluklarla baş etmektir…
Evet, siz hiç 2 yaşında oldunuz mu? Küçücük ellerinizle, kocaman insanları sevdiniz mi? Peki ne değişti? Ellerimiz büyüdükçe, yüreğimiz mi küçüldü?
Sanırım bunca acı yeter, yaralarımın kabuklarını kaldırmayı hep sevmişimdir… Uyku hafiften bastırıyor… Saat sabahın 05: 03 ü. Bu an satırlarda ölümsüzleşiyor… Yazım çocukça bitse beni kimse ayıplamaz artık bunca sözden sonra değil mi? Hadi baş baş… Bitti…

